Oy dere kızıl dere
Böyle akışın nere
On’lar biter mi sandın
Sana can vere vere…
Dere bizim evimiz
Suyu alın terimiz
Söyle nedendir dere
Vurulur gençlerimiz…
Dere böyle durulmaz
Gence kurşun sıkılmaz
Sanma faşist olandan
Bir gün hesap sorulmaz…
Sivas’ın doruklarına bakan küçük bir Anadolu kentidir Tokat. Ve Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı bir köyü vardır: KIZILDERE…
Kızıldere köylüleri 30 Mart sabahını her zamanki gibi şafak sökerken karşılarlar. O günün, Anadolu halkının kaderini değiştirecek bir dönüm noktasına tanıklık edeceğini bilmeden işlerine koyulurlar. Kızıldere Köyü 30 Mart 1972 tarihinde güneşin doğuşuyla birlikte kuşatma altına alınır. Saat 05.30 sıralarında Kızıldere muhtarının evine doğru iki asker yaklaşır. Mahir Çayan ve dokuz arkadaşının ölümüyle sonuçlanacak, tarihe “Kızıldere Katliamı” olarak geçecek olan gün başlamaktadır. Muhtarın evinde, muhtarın ailesinin yanı sıra; Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) kurucularından Mahir Çayan, Dev-Genç Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, Dev-Genç Merkez Yürütme Kurulu üyesi Hüdai Arıkan, Fatsalı şoför Nihat Yılmaz, Fatsalı öğretmen Ertan Saruhan ve Ünyeli çiftçi Ahmet Atasoy, Dev-Genç Genel Sekreteri Sinan Kazım Özüdoğru, Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrenci Derneği Yönetim Kurulu üyesi Sabahattin Kurt, “Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü”nün kurucusu olarak aranan üsteğmen Saffet Alp, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kurucularından Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ile kaçırılan üç İngiliz teknisyen bulunmakta.
Ve saatler 14.00’ü gösterdiğinde muhtarın evinde bulunanlara “Teslim ol” çağrıları yapılır. “Teslim ol” çağrılarına kuşatılan evin içinde bulunan Mahir Çayan ve yoldaşlarından yıllar sonra bile yaşatılacak bir geleneğin ilk cevabı gelir: “BİZ BURAYA DÖNMEYE DEĞİL, ÖLMEYE GELDİK.” Bu ses, kuşatılan evden çıkıp dağlarda, gecekondu mahallelerinde, köylerde, şehirlerde dolaşmaya başlar ilkönce, dilden dile, yürekten yüreğe, namludan namluya… Sonra, “CESARETİNİZ VARSA GELİN” diye çıkar karşımıza. Hücrelerde eriyen ama teslim olmayan bir vücuda bürünerek çıkar karşımıza. Bu ses gelenek olup, Kızıldere’ den yıllar sonra F tiplerindeki hücrelere kadar devam eder direnenlere güç vermeye. Evdekiler, evin ve köyün sarılmasıyla birlikte evde sıkışıp kalırlar. Dama çıkılarak, kiremitler kırılıp, dışarının gözetlenmesi amacıyla çatıda delik açılır. Bu çağrıdan sonra olanları, katliamdan sağ kurtulan Ertuğrul Kürkçü’nün savcılık ifadesinden okuyalım: “Muhtar Emrullah Arslan, evden uzaklaşırken karısını, gelinini ve kızını yanına alıp gitmiş. Bu sırada dışarıdan “Alçaklar, çocukların arkasına saklanıyorlar.” diye bir ses duyunca evde kimse olup olmadığını araştırmak aklımıza geldi. Mutfak kısmında ikisi torunu ve biri de erkek çocuğu olan üç küçük çocuk gördük. Kapıyı açıp, üç çocuğu bıraktık. Çatıdan dışarı baktığımızda tamamen sarıldığımızı gördük. Bir süre sonra da, bizden kayıtsız şartsız teslim olmamızı megafonla ihtar ettiler. Buna cevaben ‘İngilizlerin elimizde olduğunu, teslim olmayacağımızı, şartlarımız kabul edilmedikçe çarpışacağımızı ve İngilizlerin de bu arada öleceğini’ bağırarak söyledik.
Saat 10.00 sıralarında marş söylemeye başladık. Bu marş şöyleydi:
Gün doğdu, hep uyandık
Siperlere dayandık
Bağımsızlık uğruna
Al kanlara boyandık
İşçi, köylü, gençlik, asker
Devrim için ölürüz
Sinan, Hüseyin, İbrahim
Devrim için öldüler.
Ayrıca Karayılan türküsünü de hep birlikte söyledik.”
Yüzlerce asker ve siviller tarafından kuşatılan Kızıldere köyüne helikopterler inip kalkmakta. Ankara’ya gidip gelen helikopterler, saldırının yaklaştığının habercisidir. Çatışma öncesini MİT Kontrterör Dairesi eski başkanı Mehmet Eymür’ ün kaleminden okuyalım: “Çayan ve arkadaşları marşlar söylemeye ve zaman zaman askerlere laf atmaya başladılar. Bizi sivil pantolonlarımızdan tanımışlar. ‘Sam Amcanın adamları’, ‘Faşist MİT’çiler’ gibi sözlerle bizleri kızdırmaya çalışıyorlardı. Aramızda 150-200 metre kadar mesafe vardı. Biz de onlara cevap veriyorduk. Erlere ise dokunaklı laflarla tesir etmeye çalışıyor, faşist subayların emriyle hareket etmemelerini telkin ediyorlardı. Bekleme devresi başlamıştı.”
Evi kuşatanların İngilizleri görmek istemeleri üzerine İngilizler pencereden gösterilip, konuşturulur. Saat 13.00 olduğunda evdekiler radyodan kuşatıldıkları haberini dinlerler. Saat 14.00 sıralarında megafonla evdekilere yeni bir çağrı yapılır: “İçinizden biri dışarı çıksın, yani çatı katından baksın, konuşacağız!”
Söz yeniden Ertuğrul Kürkçü de… Kürkçü, 1979’da Niğde Cezaevi’nde Uğur Mumcu’ya, Mahir Çayan’ın öldürdüğü anı şöyle anlatır: “Sabah konuşmak için ilk ben çıktığımdan, daha sonra da Mahir ‘Sen çık şunlarla konuş’ dedi. Ben çıktım, arkadan da Mahir, Cihan, Saffet çıktılar yukarıya… Evin çatısı var, topraktan, kiremit çatı, oradan merdivenle çıkılıyor, tek katlı bir ev.
Birlikler mevzilerine girmeye başladılar, makineli tüfek yuvalarının arkasına girmeye başladılar ve bizimle konuşmak isteyen adamlar geri geri gitmeye başladılar. ‘Ne oluyor?’ deyip, biz bir ölçüde geri çekildiğimiz zaman dört bir yanımızdan makineli tüfeklerle eve ateş açıldı. Önceden iki üç arkadaş kendini aşağıya attı. Ben de onların arkasından… En arkada Mahir kalmıştı. Baş aşağı düştüm. Merdivenlerden yuvarlandım. Toparlanıp, doğrulmaya çalışırken yukarıdan kanlar boşalıyordu. Tam deliğin ağzına Mahir’in kolu sarkmış, kafası da kısmen sarkmış ve kanlar akıyordu, ben fırladım…
Bir iki el bombası attım dışarıya. Makineli tüfek ateşi sürekli devam ediyordu. Fakat bir şey göremiyorsun zaten. Ayrıca tesir sahası dışına çıkmışlardı. Bir şey kestirmek mümkün değil. Ve Mahir’i indiremedim.” Mahir’in vurulmasının ardından İngilizler, aşağıdakiler tarafından öldürülür. Açılan ateş sonucu Ömer Ayna sol gözünü kaybeder, ağır yaralıdır. Cihan Alptekin ise karnından yaralanmıştır. Evin içindekiler sahanlıkta toplanırlar ve “U” şeklinde savunma pozisyonuna geçerler.
Roketatarların yanı sıra havan atışı da başlar. Evin girişini tutanların bulunduğu yerde büyük bir patlama olur. El bombalarının pimini çekip, kapıdan girecekleri bekleyenlerin üzerine düşen bombayla birlikte peş peşe patlar el bombaları…
Evdekilerin büyük bir bölümü ölmüştür. Ertuğrul Kürkçü, savunmakta olduğu samanlıktan içeri girerek samanların arasına saklanır. Bir süre sonra ateş kesilir. Eve gelenler içeri ateş ederek girerler. Yaralı olan Saffet Alp, kafasına sıkılan tek el kurşunla öldürülür. Muhtar Emrullah Arslan, evde 13 kişinin olduğunu söylemiştir. On devrimci ve üç İngiliz ile birlikte sayı tutmaktadır. Hava kararmaktadır. Ölenlerin cansız bedenlerini alarak, köyü terk ederler… Kızıldere’de sabahın ilk ışıklarıyla başlayan “operasyon”, akşam karanlığı basarken sona erer. Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin, Ömer Ayna ile Charles Turner, Gordon Banner ve John Law ölmüştür. Güvenlik kuvvetlerinden ise bir er yaralıdır.
Ertesi gün, Ertuğrul Kürkçü’ nün babası Enver Kürkçü yanında bir tabutla birlikte Kızıldere’ ye gelir. Enver Kürkçü’ nün başı tanımayacak durumda olan Nihat Yılmaz’ın cansız bedeninin “oğluna ait olmadığını” iddia etmesi üzerine tekrar eve gidilir ve yapılan arama sonucunda Ertuğrul Kürkçü yakalanır…
Mahir Çayan ve on arkadaşını Kızıldere’ye kadar getiren neden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan’ın idamlarını engellemektir. On’ları Kızıldere’ ye getiren olayların nasıl geliştiğini Sosyalizm ve Toplumsal Olaylar Ansiklopedisi’nden birlikte okuyalım: “İstanbul’da Ulaş Bardakçı’nın öldürülmesi ve Ziya Yılmaz’ın ağır yaralı olarak yakalanması, Orhan Savaşçı ve arkadaşlarının tutuklanması, ardından Koray Doğan’ın öldürülmesi ve Oğuzhan Müftüoğlu’nun da tutuklanması üzerine, tasarlanan birkaç umutsuzca çıkışın ve Ankara’da ya da başka bir büyük kentte barınma olanağının olmadığının görülmesi üzerine asıl örgütlenmeden geriye kalan iki kişi Mahir Çayan ve Ertuğrul Kürkçü, THKO üyeleri Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ile birlikte, THKP-C’nin Doğu Karadeniz’deki kitle çalışmalarından edindiği ilişkiler alanına geçmek üzere yollarda yapılan sıkı aramalardan kurtulabilmek için makarna yüklü bir kamyonun yükleri arasına gizlenerek Fatsa’nın Yapraklı köyünde Ahmet Atasoy’un bir akrabasının evine yerleştirildiler.
26 Mart 1972 sabaha karşı devlet güçleri, kalabalık komando birliği, özel görevliler ve polis birlikleri ile Ankara’da elde ettikleri bilgileri değerlendirerek Ünye’deki bağlantı noktalarını ele geçirmek ve ardından aranmakta olan THKP-C ve THKO üyelerini yakalamak üzere Fatsa’yı abluka altına aldılar. Daha sonra 1979’da Fatsa Belediye Başkanı olan terzi Fikri Sönmez ve çırağını gözaltına alan devlet güçlerinin kendi yerlerini öğrenmek üzere onları işkence altında sorgulamakta olduğunu öğrenen grup iki seçenekle karşı karşıya kaldı; ya İngiliz görevlileri de yanlarına alarak Ünye’den ayrılacak ve arkadaşları Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Saffet Alp ve Ömer Ayna’nın bulunduğu Kızıldere köyüne ulaşacaklardı ya da etkili herhangi bir eylemde bulunma olasılığı bulunmayan bu köye kendi başlarına gitmenin yolunu bulacaklardı. Aralarında yaptıkları tartışmada birinci seçeneğin uygulanması kararlaştırıldı.
Yapılan keşifte İngilizlerin arabasının yerinde durduğu belirlendi ve eylem gerçekleştirildi. Üç İngiliz görevli alındı. Geride kalanlar bağlanarak hareket edemez hale getirildi ve Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy ve Nihat Yılmaz, Kızıldere köyüne doğru İngilizlerin aracıyla yola çıktılar.
Kızıldere köyüne tırmanan toprak yolun başında Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz’dan ayrılan grup, rehinelerle birlikte arkadaşlarıyla birleşmeye giderlerken Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz da aracı uygun bulacakları uzak bir yerde terk ederek Ankara ya da İstanbul’a gitmekle görevlendirildiler.”
NATO’ya bağlı Ünye Radar Üssü’nden kaçırılan İngilizlere karşılık Denizlerin idamlarının durdurulmasını istediler. İstekleri üç maddeden ibaretti:
1. İnfazlar derhal duracak.
2. Hiçbir yurtsever ve devrimci asılmayacak.
3. En çok 48 saat içerisinde bu konuda Türkiye radyolarından infazların durdurulduğu hakkında yayın yapılması şarttır.
29 Mart 1972 günü On’ları Niksar’a getiren kişinin yakalanması üzerine, İstanbul’a dönmeyi güvenli bulmayıp, Kızıldere’ye dönen Nihat Yılmaz ve Ertan Saruhan ile diğer devrimcilerin bulunduğu ev tespit edildi. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını engellemek için yapılan eylem başarısız olmuş, on devrimci Kızıldere’de öldürülmüştür…
On’lar Kimdi?
Mahir ÇAYAN: THKP-C önderi. Yazılarıyla, eylemleriyle, yaşamıyla ve ölümsüzleştiği Kızıldere direnişiyle, çizdiği devrim yolu bugün de yolumuzu aydınlatmaya devam etmektedir. 15 Mart 1946 Samsun doğumludur. 1963′te Haydarpaşa Lisesi öğrencisiyken mücadeleye başlamıştır. 1964′te Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi olduğu dönem, onun geliştiği, önderlik misyonunu üstlendiği dönemdir. SBF Fikir Kulübü’nde, Dev-Genç’te hep önder bir devrimci olarak yer aldı. Türkiye devriminin yolunun netleştirilmesinin teorik açıdan da önderidir. THKP-C’nin kurucusu, Merkez Komitesi Üyesi’dir.
Sinan Kazım ÖZÜDOĞRU: THKP-C’nin önder kadrolarındandır. Genel Komite Üyesi’dir. 1947 Sivas-Şarkışla-Ortaköy doğumlu olan Sinan Kazım, yüksek öğrenimi için geldiği Ankara’da devrimci gençlik mücadelesinin içinde yer aldı. Ekim 1970′deki Dev-Genç kurultayında TDGF Genel Sekreterliği’ne getirildi. 12 Mart faşizmi karşısında da, ihanet karşısında da omuz omuzadır Mahir’le; Kızıldere’de olduğu gibi.
Cihan ALPTEKİN: 1947 Rize, Ardeşen doğumludur. THKO yöneticilerindendir. Bir dönem TDGF İstanbul Bölge Yürütme Kurulu Üyeliği yaptı. 1969 Temmuz’unda, THKO’yu oluşturacak gençlik önderleriyle birlikte Filistin kamplarına gitti. Ayrışmalarda tercihini silahlı kurtuluş savaşından yana koyarak THKO içinde yer aldı.
Hüdai ARIKAN: 1946, Denizli-Çivril doğumludur. Ankara’da gençlik mücadelesinin ve Dev-Genç’in örgütlenmesinin bir çok aşamasında vardır. Partinin ilk örgütlenmelerinde yer alan kadrolardan ve THKP Genel Komitesi Üyesidir.
Ömer AYNA: 1952 Diyarbakır, Dicle doğumludur. THKO’ludur. 1960′ların gelişen mücadelesi içinde tercihini silahlı savaştan yana yapmıştır. Kızıldere’deki siper yoldaşlığına THKO cephesinden katılan ikinci savaşçıdır.
Sabahattin KURT: 1949, Van Gevaş doğumludur. Ankara’da devrimci gençlik hareketi içinde savaşçı yanlarıyla öne çıktı.
Nihat YILMAZ: 1937, Fatsa-Bozdağı köyü doğumludur. Karadeniz bölgesindeki Parti-Cephelilerdendir. Fındık mitinglerinden tütün mitinglerine kadar bölge halkının mücadelesinin içindedir.
Ahmet ATASOY: 1946 Ünye-Sarıhalil köyü doğumludur. Karadeniz köylüleri içinde yürütülen mücadelelerde örgütlenmiş bir devrimcidir. TİP içinde yaşanan ayrışma sürecinde reformizmden koparak THKP-C önderliğinde mücadeleye atılmıştır.
Ertan SARUHAN: 1942, Fatsa, Beyceli köyü doğumludur. Karadeniz’deki mücadelenin yerel önderlerindendir. Karadeniz’in çeşitli kesimlerinde yayın faaliyetinden eylemleri organize etmeye, gerillanın lojistik hazırlıklarına kadar sürekli aktif bir yerel önderdir.
Saffet ALP: THKP-C’nin ordu içindeki örgütlenmesini gerçekleştiren kadrolardan biridir. 1949, Kayseri doğumludur. Başlangıçta askeri birliklerde “Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü” adlı bir oluşuma önderlik yapmış, giderek Parti-Cephe’nin kadrolarından biri olarak doğrudan örgütlenmenin içinde yer almıştır.